Günlerden hangi gün olduğunu bilmiyordu artık çocuk, rengi olmayan renge boğulmuş, zamanın telleri üzerinde yürüyüp, beyazlar içerisindekinin yolunda koşuşturmuştu çok ama çok yorulmuştu.
O kadar zaman ve yer karmaşasından sonra nerede olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu çocuğun. Hızlı hızlı yürümüştü günler günler boyunca. Sayamadığı, saymadığı günlerin içerisinde kaybolumştu artık ve artık kulağına kendi adını inleyen o ses de gelmiyordu. Huzurla yürüyordu kendi yolunda, soğuk bir kış günü olmasına rağmen hiç üşüme belirtisi göstermeyip sakince huzura doğru yürüyordu. Etraftaki her şey o kadar beyazdı ki, minik çizgi şeklindeki gözlerini alıyordu çocuğun. Kar kristalleri öylesine soğuk olmasına rağmen çocuğun içini öylesine tatlı bir huzurla ısıtıyordu ki daha yüzlerce kilometre yol katedebilirdi çocuk.
Kışın kasvetli rüzgarında, her bir kar tanesi çocuğun bedenine var gücüyle kendi bedenlerini çarparken hiç birşeye aldırış etmeden yürüyordu çocuk. Artık onca yıl boyunca o kadar çok yürümüştü ki, bitmeyecek gibi duruyordu hiç neredeyse. Yalnızlığa yeniden alışmıştı aslında ama yol boyunca birilerini de bulmayı umuyordu. Belki orada beni anlayacak birileri vardır diyordu, göz yaşlarımın neden böylesine granit renginde döküldüğünü, her adımında neden ayak izi değil de ayak izine benzer lekeler bıraktığını, her düşüşünde neden bir kemiğinin daha kırıldığını anlayacak birileri vardır diyordu ısrarla kendisine. Öylesine bir düşünceydi işte, herkes kendi dünyasıyla o kadar çok ilgiliydi ki.Kimsenin çocuğun kendi dünyasıyla ilgilenmeyeceğine emindi neredeyse, hep bunu tekrarlıyordu kendisine. "Yalnız yaşayıp, yalnız öleceksin." hep bunu tekrarlıyordu da böyle olsun istemiyordu. Hiç istememişti. Aslında yalnız kalmayı istemese etrafını çok kolayca doldurabilirdi. Bunu da çok iyi biliyordu ama yine de birisi yanındayken yalnız kalmak kendi başına yalnız kalmak yerine tercih edilemezdi çocuk için. Hem böyle birşeyi yapsa bile kendisinden çok yalnız bırakacağı eşi için üzülürdü en çok kendisinin orada olacağı ilüzyonuna kapılacağının bilincinde olup. Yapamazdı. Yapmamalıydı, hayat böyle değildi onun için.
İlerleyen günler boyunca soğuğun acımasızlığına pek de aldırış etmeyip zaman zaman bir ağaç kovuğuna saklanıp, zaman zaman bulduğu yapraklardan kendisine bir kıyafet yapıp giyiyordu çok üşürse. Kuzeyin en uzağında, yılın en sonlarında doğmuştu o. Herşeyin donuk olması onun için gelişigüzel birşeydi. Kaldırabiliyordu, ağırlık yapmayan fakat onu toprağın altına her saniye daha da derin baskılarla çeken o kadar yüküne rağmen kaldırabiliyordu.
Alabildiğine sakin adımlarla yürürken bir anda duraksadı çocuk boş boş bakmaya başladı. Aklına birşey gelmiş gibiydi. Bir süre dalgın bir şekilde etrafından kayıp giden kar tanelerine odaklandı, her biri yere düşene kadar başka düşlere dalıyordu. Güneşin olması gerektiği yere doğru kafasını kaldırıp baktığında Zaman'ı gördü. İnce mor-yeşil bir şerit halinde giden ipeksi bir çizgiydi Zaman. Etrafında akıp giden, çocuğun asla önünde durmayan fakat asla durmasına da izin vermeyen.
Çocuk yavaşça karlar içerisindeki elini kaldırdı zamanın iplerinden bir tanesine tutundu ve olabildiğince hızla geri geri gitmeye başladı, aklında tek bir düşünce yankılanıyordu çocuğun "seni bulacağım."
Mavinin mora karıştığı, yeşilin sarıya ve diğer tonlara üstünlüğünü kanıtlamaya çalıştığı monoton dünyasına renk katan bir yolculuktu bu. Geri geri giderken o kadar çok şeyi tekrar anımsama fırsatı bulmuştu ki çocuk bir saniye içerisinde binlerce duygudan bir parça tadıyordu.
Geldi.
Zaman için kısa, kendisi için uzun bir yolculuğun ardından çocuk istediği yere gelmişti.
Şimdi daha büyük ve daha heybetli bir hal almıştı çocuk. Uzamış saçları omuzlarından sarkıp aşağı düşüyor ve sırtını adeta bir pelerinmiş gibi kapatıyordu, saçlarının arasında sayamayacağı kadar çok beyaz vardı belki ama her biri bir başka hüzünün ona getirdiği bin düşüncenin anısıydı o yüzden ne koparmaya ne de onlardan kurtulmaya kıyabiliyordu.
Çocuk kendisini beyaz üzerine gri ve siyah çizgili gömlek, siyah ve koyu gri kravat, simsiyah ceket ve simsiyah bir pantolon içerisinde bulmuştu kendisini. Kafasını sağa doğru yatırdı, gözlerini ufukta bir noktaya doğru devirdi ve "Hmm, evet böyleydim." dedi.
Uzunca bir koridordaydı şu an çocuk, her dikkat ettiği yerde bir başka şeyi görüyordu kendi hayatıyla ilgili, solunda, sağında, önünde, arkasında, ayaklarının altında ve gökyüzünde. Her farkettiği şeyde etrafındaki herşey daha da belirgin bir hal alıp yüzüne çarpan güneşin önünü kapatıp ufku yok ediyordu, somutlaşıyordu.
Çocuk bir anda kendisini ayaklarını yere basarken buldu, uzun uzun yıllardan sonra ilk defa ayağı kar yığınlarınadn başka birşeye basıyordu. Önce yadırgadı, yürüyemeyeceğini bu beton yığının üzerinde duramayacağı korkusu bastırdı içini, bütün insanlar etrafından akıp giderken o ne yapacağını bilemez bir şekilde orada dururken bir anda adını bildiği siluetini ise hatırlamadığı birisi koluna girdi ve itekledi "hadi ne duruyorsun?" diyerek, çocuk gayr-i ihtiyari bir adım attı ve henüz düşmediğini farkettiğinde içini bir mutluluk kapladı ve kuzey mi yoksa güey mi olduğunu bilmediği yöne doğru yürümeye koyuldu.
Aklı o kadar çok dağılmıştı ki çocuk, ne için burada olduğunu unuttu sürekli peşi sıra yaşanmışlıkların yolundan gidiyor asla buraya neden gelmek istediğini anımsama gayreti göstermiyor ve içinde bulunduğu mutluluğa kendisini kaptırdıkça kaptırıyordu.
Fazla sıcaktı burası onun için, onun buzlar içerisinde hiç üşümeyen kalbinin yanında fazla sıcaktı bir anda sinir uçları sıcak ve gürültünün doğallığı içerisinde uyarılıyor her saniye daha da içinden çıkılmaz bir mutluluğa yol alıyordu bilinçsizce.
Bir an nefes almak için duraksadığında aklı da durdu, tekrarladı.
"Ben neden buradayım?"
Asıl şimdi başlamıştı herşey.
(Taslak Hali : 01.11.2009 19:59)
(Bitiş Hali : 22.01.2011 11:41)
çocuğun notu: çok farklı yerlerdeyim çok.
0 yorum:
Yorum Gönder